sen, ne güzel kendin oluyo’sun…

ben seni çok sevdim be ismail abi
hani nası’ anlatılır bilemiyorum
en az ağız-kulak ilişkisi kadar karmaşık
sen bizim içimizdeki denizsin
ne densizler besliyoruz içimizde
suyumuz kirli,
kirli leğenimiz
ayağını yıkarım inan
suyumuzda temiz leğensin
içimizi temizleyensin
ismail abi

ismail abi
kolay kolay sevdiğini söyleyemeyen insanlardanım
çok kolay seven, çünkü inanan
fekat inandıramayanlardanım
denizin öylesine tatlı su ki
içimizdeki tuzun tadısın
ismail abi

biz, çocukların yanağını sıkmak bilirdik sevgiyi
biz, burnu sümüklü çocuğun bükülmüş dudağına kıyamazdık
biz, öyle bilirdik ki anlayışı, kavrayışımızdan uzak
yanağını kim sıksın ismail abi
gözlerini dikip bakman yok mu, kıyamıyoruz

iki lafı bir araya getirememek bi’ insana bu kadar mı yakışır, ismail abi
ismail abi, n’olur o laflar hiç bir araya gelmesin
bırak dağınık kalsın

başkası olamayanların kendi de olamadıkları bir zamandayız
sen, ne güzel kendin oluyo’sun, ismail abi

ve ne var biliyo’ musun, ismail abi
sen olmak istemiyoruz
çünkü, biliyoruz ki
sadece sen, sen olabilirsin
ve benim bende kalmam için
ağzımdan çıkanın varma niyetiyle ulaşamadığı kulağıma ne gittiğinin acaba farkında değiliz
çünkü, seni seviyoruz

sayın işveren bey ve bilumum bütün bey’ler ile
gözüne baksan kaçacak yer arayacağın bay’anlar
hepimiz birbirimizden nefret ediyoruz
ama seni seviyoruz be ismail abi
24.1.12

2011′de 3 film ve gişenin kodu

Bir ülke sinemasının kodlarını, izleyicinin dokusunu anlamak için gişesine bakmak kafidir. En çok izlenen filmler, izleyicinin sinema algısını ortaya koyar.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de sinema, iki alanda kendini gösteriyor. Birisi -gişeye yansıyan taraf olarak- ‘ticari sinema’, diğeriyse, gişede genellikle başarılı olamayan, böyle bir beklentisi de olmayan ‘sanat sineması’. Birincisi ‘eğlendirmeyi’ (ki, yalnızca gülmek değil, ajitasyonu kullanarak ağlatmak veya korkutmak da bu kapsama girer), ikincisi ise izleyici tarafından ‘beğenilme’ ya da ‘rant’ gözetmeden ‘sanat’ alanı adına eser ortaya koymayı amaçlar.

Sinemanın var olduğu yıllardan sadece birkaç yıl sonra bu tartışma başlar. “Hollywood’a karşı” yeni bir sinema anlayışı ortaya koyan Rus Dzigo Vertov’un meşhur manifestosu ile başlayan süreç bugüne kadar gelir ve ortak paydada buluşulamaz. Böyle bir şey zaten mümkün değildir. Zira her iki tarafın da haklı olduğu noktalar var. Bu sinemayla neredeyse yaşıt olan tartışmaya dalmadan mevzua dönelim.

İzleyici açısından bakıldığında sinemanın kodlarını ortaya koyan gişe, bu yıl, geçen yıla oranla farklı tablo çıkarmadı. İzleyici sayısı yine 40 milyon civarında kaldı. En çok izlenen filmlerin başını ‘yine’ komedi çekti. Farklı olarak, en çok izlenen 10 filmin içinde iki film ‘göze batıyor’: “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi” ve “Allah’ın Sadık Kulu; Barla”

İki filmin toplam gişesi 3 milyon civarında. Bu da demek oluyor ki, 2011′de sinemaya giden her 13 kişiden biri bu filmlerden birini izlemiş. Mütedeyyin kesimin sanat alanlarına mesafeli duruşunun acı bir vakıa olarak ortada durduğu mevcut sinema alanımızda, Bediüzzaman’ı anlatan iki filmin bu denli izlenmiş olması mutluluk verici. Her ikisi de neredeyse aynı şeyi anlatsa da birinin animasyon (Türkiye’de ilk defa bir uzun metraj filmde kullanılan ‘motion capture’ yöntemiyle) diğerinin kurmaca drama olarak gişede boy göstermesi güzel bir manzara.

Ve fakat bu iki film özelinde göze çarpan bir noktayı da işaret etmeden geçemeyeceğim. Mehmet Tanrısever’in yapımcısı ve yönetmeni olduğu “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi” filmi, özellikle izlemesi beklenen kitleler tarafından takip edilmedi. Çünkü bu kitle filmi desteklemedi. Eğer destekleseydi, tek başına o film 3 milyon izlenebilirdi. Diğer film (Allah’ın Sadık Kulu; Barla) için harcanan enerji ise başka bir projeye kaydırılabilirdi (projenin yeni olmadığını bilmekle beraber tanıtım için ayrılan bütçenin filmin bütçesinden çok fazla olduğundan da haberdarım).

Herşeye rağmen mütedeyyin insanların sinemaya bu kadar ilgi göstermesi sadece bizi mutlu eder. Ve biliyoruz ki, bu iki filmin açtığı yoldan başka filmler de peşisıra gelecek.

2011 için dikkat çekmek istediğim bir başka nokta da “Kurtlar Vadisi Filistin”dir. Ülkemizde ilk defa ‘Filistin’i konu alan uzun metraj bir film yapıldı (2009′da yapılan “Zeytin’in Hayali” çizgi filmdi). Mavi Marmara Katliamı’nı konu alan film, cesur yaklaşımı ile sanat alanımızdaki kemikleşmiş bazı bakışları yıprattı. En önemlisi de muhtemel diğer yapımlar için cesaret verdi.

Bahsi geçen üç film de birçok açıdan eleştiri konusu olabilir/oldu. Üçü için de çok iyi not veremedim, açıkçası. Fakat altını çizmeye çalıştığım nokta başka. Bu filmlerin oluşturduğu enerji/sinerji, sanat alanlarımız arasında en çok ‘paraya mahkum’ olan sinema için cesaret verici oldu. Ve yine işaret etmeye çalıştığım gibi -bu toprağın insanının belli bazı değerlerini/hassasiyetlerini ısrarla görmezden gelenlerin/göstermeyenlerin bulunduğu ortamda- izleyici ve uygulayıcı açısından zihnen ciddi bir eşiğin aşılmasını sağladı, bu üç film.

“Gişeden kod alma” meselesine dönecek olursak…

En çok izlenen 10 filmin 3′ü yabancı yapım. Yerli filmlerin son yıllardaki ‘liderliği’ devam ediyor. Önceki yıllarda komedi filmlerinin fazlalığı dikkat çekerken, 2011′de dramalar göze çarpıyor. Lakin -izah etmeye çalıştığım üzere- bu filmlerin ‘maksat/hedef’ açısından işlevi aynı; eğlendirmek. Buradan da şu yoruma varıyoruz; insanımız sinemada eğlenmek istiyor.

Evet, dünyayı yeniden keşfetmedik. Dünyanın birçok yerinde böyle. “Ama olması gereken ne” sorusuna gelmek istiyorum. Soruya gelmiş olmakla beraber cevabını ertelemek durumundayım (Malumunuz, internet ‘uzun yazıyı’ kaldırmıyor).

1- Eyyvah Eyvah 2

2-Aşk Tesadüfleri Sever

3-Allah´ın Sadık Kulu: Barla

4-Kurtlar Vadisi: Filistin

5-Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti-1

6-Anadolu Kartalları

7-Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde

8-Şirinler

9-Dedemin insanları

10-Hür Adam

Tablonun tamamını ve rakamları görmek için www.boxofficeturkiye.com linkini kullanabilirsiniz

haber7.com – 25.12.2011

Bir dinleme yöntemi olarak sinema

Bize bir şeyin ne olduğunun doğrudan söylenmesinden hoşlanmayız. Çünkü biz zaten biliriz. Modern zaman insanının bilmediği ne olabilir ki! Sokağa mikrofon uzatıldığında‘bilmiyorum’ diyen kaç kişiye rastlayabilirsiniz? Herşeyi biliyoruz. Bu yüzden de dinleme gereği duymuyoruz.

Peki insan, nasıl dinler? Dinlemenin yöntemi nedir? Ne kadar karmaşık olabilir ki, bu eylem? Ve dinlemediği için ‘dinlenmeyen’ ve dolaylı olarak ‘dinlenemeyen’ insanın ruh yorgunluğunun sebebi ne ola?

Soruları çoğaltmanın gereği yok. Dikkat çekmek istediğim nokta; insana ulaşmanın bir yolu olarak ‘dinleme’ halidir. Öylesine zahmetli ve mühim bir haldir ki bu, sanat dediğimiz ‘yol‘un doğumuna ‘yol açar’.

Ve sanatın son ve altın halkası sinema

‘Yedinci sanat’, bir asırdan fazla zamandır insanlığın hizmetinde olan sinema,‘anlamak’ için mühim bir ‘araç’ olarak yakınımızda duruyor. Yakınımızda, çünkü, bir filme ulaşmak insanın insana ulaşmasından daha kolay hal aldı.

Diğer altı sanat dalını (edebiyat, şiir, heykel, müzik, tiyatro, mimari) bütüncül bir şekilde kucaklayarak bünyesine alan sinema, bu birikimi kendine has üslubu ile yoğurarak insanlığın hizmetine sunması hasebiyle ayrı bir yerde durur. Diğer sanatların tamamını kapsıyor olması tek başına bir sanat dalı özelliğine halel getirmiyor, elbet. İnsandan yola çıkarak -çeşitli estetik formlarla- toplumu dolaşan ve yeniden insana varan sanatın, teknolojiyi de kapsayarak en parlak halini alan sinema, bir ‘dinleme aygıtı’ işlevi görür.

İnsanı, insana anlatır… 

Alemi insana anlatır… 

Yani sinema dinleme aygıtı olmasının yanında anlatı aracıdır da. Bu özellikleriyle de, alemi anlama derdinde/maksadında olan insanoğlunun önemli bir yardımcısıdır.

Kadim zihin yapımızı temellendiren ‘hakikat arayışı’ noktasında sinemanın işlevi, -hakikatin bir parçası ve yöntemi olarak- yolun başından, arayışın kişisel/kitlesel sonlanmasına kadar (zira hakikate ulaşmak ‘haddi aşan’ bir ifadedir. Necip Fazıl Kısakürek’in, ‘Bir Adam Yaratmak’ isimli piyesinde dediği gibi,“Allah’a doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varılabilen hiçbir ufuk, hiçbir gaye Allah olamaz. Sonbaharda uçuşan yapraklar gibi hepimiz O’na doğru yol alıyoruz. Allah’a doğru yol almak vardır, varmak yoktur.”) yoldaştır.

Sinema, kültürel kodlardan doğan, yerel bir dil kullanan, bütün insanlığa hitap eden ve bu noktada evrensel olan anlatı/dinleti aracı halinde ‘ilginize muhtaç’. Alemi anlama çabasındaki insanın -araç noktasında- ihtiyacını karşılayan sinemanın, gelinen noktada insana muhtaç olması ne garip bir paradokstur.

Sinema nasıl mı muhtaç olur?

Altını çizmeye çalıştığım minvalde ortaya konan sinemanın ‘yeterince’ izlenmemesi/desteklenmemesi yeterli bir cevap olacaktır, sanırım.

Geride bırakmakta olduğumuz yıl sinemaya giden kişi sayısı 40 milyona yakın. Nüfusun yarısına yakın bilet satılmış. Kötü bir oran mı? Aslına bakarsanız yetersiz. Fakat daha kötüsü, milyonlarca izleyicinin takip ettiği filmlerin mahiyeti. Eğlendirmek, dolayısıyla da ranttan başka amacı olmayan yapımların ilgi görmesi, sanat adına atılan adımlar daha ürkekleştiriyor.

İşte bu bağlamda sinema, izleyiciye muhtaç. Sektörel gelişim açısından ihtiyaç duymasının ötesinde kendisini doğru yola kanalize edebilmesi babından da insana duyulan ihtiyaç ortada.

Hep söylerim; sanatla ilgilenmeyen insanın, insanlığının rengi soluktur.

Hayatın rengini alabilmesi, hakikatin renginin sezilebilmesi adına sinemaya hak ettiği değerin verileceği ümidiyle…

haber7.com – 18.12.2011

Merhaba, başlıyoruz…

Hayatın size vereceğini, onun elinden, daha önceden alamazsınız. Sıranızı bekleyeceksiniz. Senaryodaki yeriniz ne ise ona uyacaksınız. Yaşadıklarınızı ‘büyük senaryo’dan gayrı görmek, kendinize yapacağınız en büyük kötülük olur. Toplumun size giydirdiği rolü oynamakta beis görmeden, sorgulamaları sorun ederseniz, üzerinize bol gelen rolün yağmurda sizi sırıl sıklam bırakacağı günü beklemelisiniz.

Sinemayı hayattan ayrı tutarak eğlencesine veya küfrüne alet edenlere karşı dimdik ayakta duran ‘yedinci sanat’ adına yazmak, gururdan başka bir şey vermiyor. Başka bir şey bekleyen/arayan için bu alan doğru yer değil, zaten.

Sinema mı demiştik…

Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı’nda, fotoğrafına aşık olduğu kızın kendisinden kaçan gencin zihnî cengini izlersiniz. Sûret ile asıl arasında kalan insanın farkındalığını zorlayan bir eser olarak, sevmeği zamanın neresine haşredeceğinizi bilemezsiniz. Zamanın sevmenin neyi olduğunu zaten bilemezsiniz.

Alfaville’de Godard kafanıza kafanıza çakar, tüketmekte olduğunuz kavramlar yerine idam edilen, daha doğrusu dayatılan hayatın sizi nereye götüreceğini.

Dogville’de de Trier’in nevi şahsına münhasır tarzının zirvesinde sinema keyfi sürerken, yine Trier’in bir hastalığı olarak ‘doğallık namına’ ifşa edilen müstehcenliğe kızarsınız. Filmin size attığı tokat ise bütün bunları unutturur.

Bol tokatlı filmlerin yönetmeni ise Reha Erdem’dir. A Ay’dan tutun da Beş Vakit’e ve son olarak Kosmos’a kadar her bir filminde yediğiniz dayağın zevkine varırsınız.

Son dönemini bir kenara bırakırsak, Mahmelbaf ile de görsel dayağın doruğuna çıkabilirsiniz. Gabbeh’in peşine Selam Sinema’yı izleyiverdiniz mi, sinemanın tadı damağınıza varmış olacak. Mecidi var bir de… İran deyince adı zikredilmeli. Cennet’in Çocukları ile bir çift pabucu manalandırırsınız, Cennetin Rengi’nde ise alemi…

Luis Bunuel’i sürrealist yaklaşımları ve sürprizlerle dolu eserleri için izlemelisiniz. Hayat gibi… Sürprizlere açık. Sonra Japon Ozu’yu da ‘denemelisiniz’. Tadından yiyemeyeceksiniz.

Semih Kaplanoğlu’ndan bahsetmeden geçeceğimi düşünmediniz herhalde. Yumurta üzerine Süt döktükten sonra Bal’layarak alınız. Varlığın gayesini arzulayan beşer için ilaç babında birkaç saat ile sinemaya da yeniden aşık olacaksınız.

“Sana kendini, seni yaşayan biri yaşatır” düsturu ile heybesini dolduran fakirin gideceği yerlerin tamamı aslında gidemeyeceği yerler, ki durmak, fiil haliyle yolculuğu karşılamalı; yolculuk, durmaya başlamalı; başlangıç noktaları omuz omuza vererek yolcuyu, başaracağına inandırmalı ve bunların hiçbirinin önemi yok, zira mühim olan sadece angaje olabilmek veya sahip bulundurmak ya da kişiliği rehin vermek ama sinema var; evet, fakat sinema var; hayatın içinde, arayış halinde, hayatın size vereceğini, onun elinden, daha önceden alamayacağınızı modern bir silah olarak elinize tutuşturan film şeridinin gücüne inanmamakla başınızı kuma gömmekten başka bir şey yapmış olmazsınız, başka bir şey de yapamazsınız ve hatta boşverelim bunları da ‘şeytanı ayrıntıya gizleyen’ Güç, insanoğlu için ne sürprizler hazırlar, Külli İradesi ile veya bunu bir soru olmaktan çıkarmalı ki anlaşılır olmasın, zira ‘sorular, sorun etmek için değil, cevap aramak için’di yahut “Aşkının gücünü ölçmek için feda ettiklerine, hayattan aldığını görmek için veda ettiklerine bak” diyen adamın saçmalıklarına değil hayatın gerçeklerine dönmek gerektiğini düşünenler için kocaman bir pişmanlığı biriktiriyor, hayat; uzayan cümleler gibi kısalıyor hayat; tekerrür halinde terennümünü seslendiriyor…

Kısa cümleleri severim. Çünkü uzamaya en uygun olanlardır. Uzun cümlelere ise aşığım. El sebep; anlam diye yutturulmaya çalışılan algı düzeyini yerle yeksan ederek anlamsızlığın manasına ulaştırır.

Yolun ise kısası olmaz. Sadece adım sayarak yol alan için yolculuk ayakta uyumaktan başka bir şey değildir. Yolu hissederek adım atanın toprak yardımcısıdır. Soğuk kan ağırlığında dört nala gidişte yaprak yardımcısıdır.

‘Koşu bittikten sonra da koşan atlarız’ diyordu ya Üstad… Şimdi toprak yardımcımız, yaprak haritamız; siz koşuyu yoldan ibaret sayın, biz yaşıyoruz; yarışıyoruz; merhaba, başlıyoruz…

Milli Gazete – 10.04.2011

Sizin sahneniz size, benim sahnem bana

Siz sanatı nasıl tanımlıyorsunuz? Sanatı bütün dini alametlerden uzak tutmak zorunda hissetme ‘içgüdünüzü’ size ne kazandırdı? Sanat, bütün hayatı konu alan/içeren bir ‘şey’ ise namazı ya da benzer herhangi bir ibadeti/ritüeli nasıl yok sayabiliyorsunuz? Hadi konu bakımından kast etmediniz diyelim. Peki, herhangi bir sanatçının namaz kılması sizi neden korkutuyor? Sahne nasıl bir ‘ibadet alanı’dır ki namazdan ‘arındırma’ çabasındasınız? Allah aşkına, bi’ sanat tarifi yapsanız ya. Nedir sizi böyle postmodern olmayan, kadim saçmalamaya iten algı? Gerçekten sizi anlamak istiyorum. Peki siz neden anlamak istemiyorsunuz?

Zeki Alasya’nın, İstanbul Film Festivali’nin açılışında yaptığı konuşmada, “namaz kılınmayan sahne istiyoruz” babında açıklama yapmasından bahsediyorum…

‘Ciddiye almayalım böyle adamları’ diyenler var. Ben de öyle düşündüm önce. İyi de bu ‘adam’a İstanbul Film Festivali ‘sinema onur ödülü’ verdi. Hafif bir şey mi? kimin onurunu kim temsil ediyor da siz kime hangi hakla ne ödülü veriyorsunuz? İstanbul Film Festivali organizasyonu ki, dünya çapında en çok önemsenen ‘yerli’ organizasyonlarımızdan. ‘Onur’ dediğiniz kavram öyle ucuz mu? Sadece birkaç on yılı devirmiş olmak yetiyor mu? Şimdi, Zeki Alasya’nın hakkını yememek lazım. O eski filmlerini hâlâ oturup zevkle izleriz. Oyunculuk bakımından Metin Akpınar’la beraber bu ödüle layık görülmelerini anlayabiliriz. Lakin -hep vurgulamaya çalıştığım üzere- sanatkâr, sadece bir işle uğraşan ve bu işi iyi yapan kişi değildir. Sanatkâr olmak insan olmayı gerektirir. İnsaf gerektirir. Dahası izan dediğimiz vicdani algı zaruridir, sanatkâr olmak için.

İnancınız her ne ise (ki Alasya’nın mason olduğunu bilmeyen yok, kendi de açıkça ilan etti) başka inanç sahiplerinin ‘sizin alanınız’a girmesinden neden gocunuyorsunuz? Ya da bu alan nereden sizin oluyor? Eğer illa da ‘burası bizim kardeşim’ derseniz de dert değil; sizin sahneniz size, benim sahnem bana…

Bir de Müslümanları suçlarsınız ‘ayrımcılık yapıyorlar’ diye. Bu açıklama ayrımcılığın zirvesi. Ve bu açıklamayı o salondaki onca insan da alkışlıyor.

Aslında şaşırmıyorum bunlara. Ama şaşırıyorum da. Yani insanlar nasıl bu kadar kör olabiliyor. Hadi sürekli suçladığınız ‘İslamcılar’ zaten ‘cahil’. Sanattan falan anlamazlar. Dolayısıyla bu şekilde ‘kör’ bakmaları ‘normal’. E siz değil misiniz, sanatın tarihini yazan. Muasır medeniyet seviyesine memleketi ulaştırmak için en mühim kulvarı ‘ihya eden’. Siz ki sanat tarihini yemiş yutmuş, estetiğin felsefesinde zirve yapmış, sahneleri ‘kurtarılmış bölge’ olarak ışıldatanlarsınız. Nasıl oluyor da sanatla taban tabana zıt bir bakışa sahip olabiliyorsunuz?

Bir İstanbul Film Festivali ve benzeri büyük organizasyonları yapan ve bu noktada tekel durumunda olan İKSV’nin de sorgulanması lazım, elbet. Alternatif organizasyonların yokluğunun sıkıntısıyla varlığının önemini yine yeniden görüyoruz.

Bunca soru sorduk da cevap aradığımızdan değil. Cevabı çok net; bu tip ‘adamlar’, sistemin yetiştirdiği vatandaş modelidir. Cumhuriyet, on yıllar boyunca ‘dinsiz’ ya da ‘dinden uzak’ bir sosyal hayatı ‘hayata geçirmek’ için çabaladı. Büyük oranda başarılı oldu da. Müslümanlar arasında dahi ‘Allah ile benim aramda kardeşim’ babında yaklaşımlarla kaçışlar mevcut.

Rejimin angaje ettiği bu tip algıya göre; ibadet dediğiniz ‘ritüel’, ibadethanede kalmalıdır. Müslüman, namazını camide veya evinde kılmalı. Sadece ibadet açısından değil, kılık kıyafet noktasında da uzun yıllardır yaşanılan sıkıntılar malum.

Ve bu algı ile ‘yetişmiş’ olan birisi kendisini sanatçı diye nitelendirebiliyorsa ve/veya uluslar arası bir organizasyon da bu şahsa ‘onur ödülü’ verebiliyorsa; hakikaten söyleyecek fazla bir şey kalmıyor. Ne var ki, bizler, sözün bittiği düşünüldüğünde söz etmek zorunda olanlarız. Karakoç’un tabiriyle ‘Koşu bittikten sonra da koşan atlarız’.

Vakti zamanında tiyatro yapmış, sahne tozu yutmuş, sahnede veya kuliste namaz kılıp dua etmiş biri olarak, bütün bu saçmalıklara rağmen, ‘azınlık’ olarak görülsek ve ‘kalsak’ dahi, yolun hiç bitmeyeceğini göstermek için koşumuzu sürdüreceğiz.

Milli Gazete – 03.04.2011

Kürt Sineması; bir yabancı film furyası!

Son yıllarda Türkiye’de en çok gösterilen yabancı filmler Kürt sinemasına ait…

Sizce nasıl bir cümle oldu? Türkiye’de çekilen bir filme neden ‘yabancı film’ denir ki? Böyle söyleyen kimse var mı, bilmiyorum. Ben bu konuda ne düşünüyorum, o da çok net değil. Zira zihnimizde oturacak bir Kürt sinemasından henüz bahsedemiyoruz. Ve daha önemlisi, Türkiye’de çekilen bir filmin Kürt sinemasına ait olduğunu gösteren unsur ne olacak? Bu net mi? Filmin Kürtçe olması şart mı? Kürt kimliğini veya bir Kürt’ü konu alması kafi mi?

Ülkemiz sineması açısından bu sorulara cevabı çok sağlıklı bir şekilde veremiyoruz. Misal, Yılmaz Güney, Türkiye’deki Kürt sinemasının ilk temsilcisi olarak kabul edilir. Ama filmleri Türkçe’dir. Ayrıca Kürt kimliğine dair aleni bir belirti göremezsiniz. Sebebi ise yasaklardır. Bu memlekette Kürtçe konuşmak, filmlerde bundan bahsetmek yasaktı bir dönem. Kanuni olarak sorun kalmasa da psikolojik olarak toplumsal düzeyde meselenin aşıldığı söylenemez.

“Türkiye’deki Kürt sineması” ifadesinden de anlaşılacağı üzere Türkiye dışında da bir Kürt sineması olgusu var. Hatta gerçekçi olalım, Kürt sineması olgusu sadece Türkiye dışında var. Türkiye’ye tekrar dönmek üzere şimdi biraz ‘diğer Kürt sineması’na bakalım.

Kürt sineması olgusunun nasıl doğduğu, Kürtlerin toplumsal hayatlarıyla ilgilidir. 1926 yılında Ermenistan’da çekilen ve bir Kürt kadınının ele alan Zare adlı film, tarihte Kürtleri konu alan ilk film olarak kabul ediliyor (Hamo Beknazaryan imzalı film geçtiğimiz yıl Türkiye’de gösterilmişti). Görüldüğü üzere film Ermenistan’da çekiliyor. Bir Kürt kadından bahsediyor olması, Kürt sinemasının başlangıcı olarak görülüyor. Ancak Kürtlerin bir devleti yok. Devletsizlik, yoksunluk demektir. Bu yüzden 1990 sonrası dünyada çıkışa geçen Kürt sinemasında genellikle bu ‘yurtsuzluk’ vurgusunu görürsünüz.

En ünlü Kürt yönetmen hiç şüphesiz İranlı Bohman Ghobadi’dir. Sarhoş Atlar Zamanı ile üne kavuşan Ghobadi, son olarak Yarım Ay’ı çekti ve film, ayrılıkçılığa yol açma suçlamasıyla İran’da bir dönem yasaklandı (Hâlâ yasaklı olup olmadığını bilemiyorum).

Müjde Arslan’ın derlediği “Kürt Sineması: Yurtsuzluk, Sınır ve Ölüm” adlı kitap, Kürt sinemasını konu alan ülkemizdeki ilk eser. İlk baskısı 2009′da yapılan kitapta, İranlı meşhur Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin bir röportajı yer alıyor. Rahul Hamid’in yaptığı röportajda Ghobadi, kendi sinemasının Kürt’lük nazarını anlatırken şunları söylüyor:

“Ben bir İran Kürdüyüm. Fakat Suriye, Türkiye, Irak ve İran topraklarında yaşayan 40 milyon Kürt var. Bu bölgenin hepsini birlikte düşündüğümüzde var olan sinema salonlarının sayısı sekizi ya da dokuzu geçmiyor. Ben Kürtler hakkında film yapmaya başlayana kadar Kürtler beyaz perdede hiç görünmemişlerdi. O yüzden benim eserlerim Kürtleri çok gururlandırıyor, o yüzden beni ellerinden gelen bütün imkân ve çabalarla destekliyorlar.”

Ghobadi’nin, “17 yaşıma geldiğimde iki savaş, bir devrim ve pek çok arkadaşımın öldüğünü görmüştüm” sözleri de Kürtler’in ruh halini yansıtan önemli ifadelerden.

Ghobadi filmleri Farsça. Demek ki bir filmin dilinin Kürtçe olması, o filmi Kürt sineması kategorisine koymaya yetmiyor. Önemli bir madde fakat yeterli değil. En azından başlı başına bir sebep olamaz. Buna rağmen Kürtçe film yapılabiliyor olması, Kürt sineması denen olgunun Türkiye’deki belirtisidir. İlk Kürtçe film olan Min Dit’in 2009 yılında çekilmesinin ardından özellikle bu yıl çok sayıda Kürtçe film vizyona giriyor.

Bu yazıyı kaleme almama vesile olan Meş (Yürüyüş) filminin basın gösterimi de bu hafta yapıldı. Uzun uzadıya filmi ele almak istiyordum. Lakin izledikten sonra ancak böyle bir değerlendirme yazısının parçası olabildi.

Çok fazla uzatmadan asıl meseleye gelmek istiyorum. Türkiye’de Kürt sinemasının son (ancak en aleni) belirtileri olan filmler, kendilerini belli bir çembere hapsediyor. Bununla da kalmıyor, bir başka çembere girmemek için de ayrıca bir imtina gösteriliyor. İçine hapsolunan çember politik didaktizmi doğuran ‘propagandist yaklaşım’ (elbette Kürt siyasetinin ve örgütün propagandası), kaçınılan diğer çember ise ‘inanç’.

Düşünsenize; Kürtlerden bahsedeceksiniz ve inançlarına yani İslami hassasiyetlerine ‘bulaşmaktan kaçınacaksınız’. Bu en basit tabiriyle körlük oluyor. Birçok ortamda/mecrada defaatle dile getirdiğim gibi; Türkiye’de Kürtlerin baskı/zulüm görmelerinin önemli bir sebebi inançlarıdır. Bu ülkede Müslümanlar cumhuriyetle yaşıt bir zulüm altında yaşıyor. Kürtler ise Müslüman oldukları için gördükleri zulme ek olarak Kürt oldukları için de zorluklarla karşı karşıyalar. Ve Kürtlerin Müslümanlığı da ‘koyudur’. Dindardır yani Kürt halkı. Böyle bir gerçek aşikar şekilde ortadayken Kürt sineması adına perdeye gelen eserler neden körlük barındırıyor. Aslında cevabı açık; Kemalistler neden uzak durmak istiyorsa, ondan. Ne acıdır ki kendilerinin ‘devrimci’ olarak nitelendiren Kürtler, Kemalistlerle aynı cenahta saf tutuyor. Devrimcilik adına Marksist, Leninist ya da her ne ‘ist’ namına olursa dini belirtilerden uzak duruluyor ve elbette aksi manaya gelecek kodlarla filmler bezeniyor.

Bu uzun bir konu. Birçok boyuta sahip. Bir köşe yazısıyla izah etmekte zorluk var. Daha sonra da bu konuya dönmek üzere son olarak Kürt sinemacılara sesleniyorum ki; kaçındığınız nokta sinemanızı besleyecek bir derya. Görmezden gelmeniz sadece sinemanızı zayıflatır ve bu propagandist yaklaşımın sonu sinemasal yokluğa varabilir. Kürt milletini, asırlardır parçası olduğu değerlerinden ‘beri’ göstermeye çalışmanın kimseye bir faydası olmaz.

Milli Gazete – 27.03.2011

Hepimiz kötüyüz, çünkü hepimiz iyiyiz

Derviş Zaim, üçlemesini tamamlayan yönetmenler sınıfına girdi. Cenneti Beklerken (minyatür) ve Nokta (hat) ile başladığı ‘geleneksel Türk sanatları’ üçlemesinin son halkası olarak Gölgeler ve Suretler (gölge) vizyona girdi. İlk iki filmin de kendi açılarından teknik ve sanatsal olarak ciddi artıları vardı. Cenneti Beklerken’de reel görüntülerden minyatürlere geçişler ve minyatürlerin hareketlendirilmesi ile oluşturulan dil, harika müziklerle de desteklenince güzel bir eser ortaya çıkmıştı. Nokta ise özellikle teknik olarak sıra dışı bir yere sahip. Tek plan çekilen belki de tek uzun metraj yerli yapım. Hat sanatının manasını vurgulamak açısından uçsuz bucaksız beyazlığı ile Tuz Gölü’nün tercih edilmesi de görsel güzelliğe destek olunca, Nokta, Cenneti Beklerken’in açtığı yolda güzel bir artı puan olmuştu.

Ve geldik üçlemenin son halkasına.

Açıkçası, gölgelerle ilgili (hatta sadece gölgelerden oluşan) bir film projesi olan şahsım, Gölgeler ve Suretler’den ilk haberdar olduğumda hem hayıflanmış (yine benden önce yapıyorlar diye) hem de heyecanlanmıştım. İlk iki filmin üzerine gölge ile nasıl bir güzellik ortaya çıkacak diye uzun süre bekledim. Fragmanlarını izlediğimde içime bir kurt düşmüştü ama fragmandan film okuması yapacak denli ilerleme kaydedemediğim için filmi izleyene kadar önyargı edinmeme adına çok direndim.

Netice ne mi oldu? İsterseniz filmi okumaya başlayalım ve sonunda bunu söyleyeyim.

Filmin girişindeki -Kıbrıs sorununun tarihi sürecinin anlatan- yazılarda tashihler olması hiç de iyi bir puan değildi. Daha girişte canım sıkıldı. Öyle hastalıklıyımdır, zira. Takarım. Sonra, TRT’den destek alınarak (veya işbirliği ile) çekilmiş olmasının bir sebebi vardır mutlaka deyip, geçiyorum.

Gölgeler ve Suretler, 1963′te Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar arasında başlayan olaylar sırasında bir Karagöz kuklacısı olan babasından ayrı düşen genç bir kızın geçirdiği olgunlaşma sürecini anlatıyor. Yıkılıp yanan köylerden, daha güvenli olan şehre kaçış macerası esnasında yaşananlar, Kıbrıs’ın hikâyesine ışık tutuyor. Hikâyenin fonunu ise Kıbrıs’ın Karpaz bölgesi ve Büyükkonuk Köyü’nün doğası, tepeleri ve deniz oluşturuyor. Hiç istemediği halde kendini ve ailesini şiddet dolu bir ortamda bulan bir adam suça bulaşmamak için neleri göze alabilir? Acaba şiddetin egemen olduğu bir dünyada, masumiyeti korumanın ve insan kalmanın yolları nelerdir? Gerçek olaylardan esinlenen film, bu sorulara yanıt arıyor.

Filmi tanıtan bu metinde yazılanların tamamı doğru. Filmde gerçekten bu soruları hissediyorsunuz. ‘Bir soru nasıl hissedilebilir’ derseniz, ‘işte bu yüzden sinema’ derim, biliyorsunuz.

Akşamdan sabaha değişen duvar yazıları, küçük bir köyde dahi o dönemdeki durumun vahametini gösteriyor. Yıllardır birlikte yaşayan insanlar bir gün düşman oluveriyor. O güne kadar herkesin içinde saklanan ‘kötü’, bazı ‘kutsal’ amaçlar uğruna ayyuka çıkıveriyor. Birkaç gün önce aynı masada kağıt oynayanlar, çok geçmeden birbirine silah doğrultuyor. Dahası kan dökülüyor.

Gerçekten anlamak zor. Aslında kolay ama zor. Teorik olarak kime sorarsanız sorun cevap aynı olacaktır. Bir Allah’ın kulu da çıkıp ‘medeni olmayan’ bir cevap vermez. Mesele uygulamaya gelinceyse, içinde uyuttuğu/büyüttüğü canavarı doğurur, insan. Değerlendirmemiz, filmde anlatılanlar bağlamında. Yoksa, ‘hiçbir şart altında insan silaha sarılmaz, kutsallık diye bir şey yoktur’ demekte değilim. Gölgeler ve Suretler’in çizdiği tabloyu okumaya çalışıyoruz.

‘Denge’den bahsediyor, film. Daha doğrusu karagöz oynatıcısı. İnsanın içindeki iyi ile kötünün dengesi… Böyle bir şey mümkün mü? Derviş Zaim’e göre değil. Televizyonda bir söyleşisinde bu meseleye getirdiği izahatı dinlemiştim. Doğru bir yaklaşımdı. İyi ile kötünün dengesi söz konusu olamaz. En azından telkin edilen bu olmamalı. Böyle bir denge belki de tamamen iyi olunması gerekliliği telkininden daha ütopiktir. Hayat tekdüze, yaşanmışlıklar sıradan, insanlar her yerde ve her zaman aynı değil ki denge dediğiniz mesele mevcut olabilsin.

İnsan her an her şeyle karşılaşabilir. Bu bakımdan ‘denge gözeten’ değil, ‘her şart altında içindeki iyi ile işbirliği halinde olan’ olunmalıdır.

Zaim’in filmde de anlattığı üzere tüm bu manzara eşliğinde şu söylenebilir ki; hepimiz iyiyiz ve bu yüzden hepimiz kötüyüz. İyi olduğumuz kadar kötüyüz, içimizde. İradenizi ne yönde kullanırsanız, içinizden doğacak olan ‘haliniz’ de ona göre şekil alacaktır. Gölge oyunu ve gölge bu minvalde bir metaforik manayı işliyor, filmde.

Derviş Zaim’in oyunculuğu fena değil. Hatta kendi oyuncu kadrosundaki bazılarından daha doğal oynamış. Hazır oyunculuğa girmişken buradan devam edelim. İyi bir oyuncu kadrosu bulunmasına rağmen, oyunculuklar sıkıntılı geldi, bana. Sahne başları ve sonlarındaki beden dili oyunları fazla tiyatral, filmin temposuna ve daha da önemlisi ‘sinema’nın ruhuna tazyik yapan bir manzara ortaya koyuyor.

Son karelerden fotolara geçiş, Cenneti Beklerken’i hatırlatsa da o filmde kullanılan minyatür sanatının muhteşem müzikleriyle birleşmesi ayrı bir tat vermişti. Bu filmdeki geçişler ise yeni olmayan bir görsel efekt olarak çok fazla şey ifade etmiyor.

Ancak asıl olarak senaryo örgüsünde zayıflık, tepkileri ortaya çıkaran sebeplerde inandırıcılık sorunu var. Senaryodan kaynaklandığını düşündüğüm bazı sorunlar sebebiyle film hayal kırıklığına yol açtı, bende. Filmin genelinde ‘özellikle kurgulanmışlık’ hali ağır basıyor. Filme kendini veremiyor, insan. Cenneti Beklerken’den sonra Nokta gelsin ve peşine de böyle bir film. Açıkçası Derviş Zaim’e teessüf ediyorum. Ve sonuç; hayal kırıklığı.

İnsan, yaşayarak öğrenir; hayat, yaşayarak ölür

Vizyondaki diğer bir yerli film de Çınar Ağacı…

Handan İpekçi’nin yeni filmi, yaşlanmış olan bir emekli öğretmenin ailesiyle ilişkilerinden modern zaman ve insanın hayata bakışı değerlendirmesini kapsıyor.

Dört çocuk, torunlar, iki ayda bir evden eve taşınan çiçekler, plaklar, bir sandık ve gramafon. Ve iki ayda bir buluşulan Çınar Ağacı! Emekli öğretmen Adviye Hanım’ın biraz muzip, biraz huysuz kişiliği çocuklarına hayatı zorlaştırıyor görünse de torunu Barış’ın hayatındaki en anlamlı şey “anneannesi”dir. Bir tek Barış, anneanneye kavuşulacak Çınar Ağacı buluşmalarını ve sıranın onların evine gelmesini iple çekmektedir!

Sinemasal olarak yeni bir şey vermeden, standartlara bağlı kalarak, bazen klişelere kaçarak genel olarak güzel bir iş ortaya koymuş, İpekçi. Belki film çok daha fazla hoşuma gidecekti de, ‘Paşam’ın resminin filmdeki en mühim metafor olması bütün büyüyü bozdu. Muhalif kimliği ile bildiğimiz Handan İpekçi’nin filminin başrol oyuncusu film boyunca ‘paşa’sı ile muhabbet halinde. Güzel güzel göndermeler yapılıyor. Onun gölgesinde ve elbet izinde gidiyoruz. Aslında izinde gitmiyoruz. Filmdeki karakterler en azından öyle değil. Zira öyle olsaydı Adviye Hanım evlatlarıyla o tür sorunlar yaşamazdı. Neyse, diyelim ve ‘paşam’ı bir kenara bırakıp filme dönelim.

“Ağaca balta vurmuşlar, sapı bedenimden demiş.”

Adviye Hanım’ın başına gelenleri en güzel özetleyen atasözünü yine kendisinden duyuyorsunuz. Kuşak çatışması ama daha çok insanlığımızın muhafazası konusunda dramatik bir eser, Çınar Ağacı. Özellikle anneanne ile torun sayesinde sık sık tebessüm ettiğiniz hatta kahkaha attığınız oluyor. Fakat filmdeki en baskın duygu ‘pişmanlık’. Bütün iç hikâyeler, pişmanlıkla yola girilen genel hikayenin sonucuna hazırlığı oluşturuyor. Özellikle tüketim toplumunun, modern zaman değerleriyle insanı ne hale getirdiğine güzel bir örnek olarak filmi izlemenizi tavsiye ederim.

Her ne kadar Handan İpekçi ‘paşam’ ile ‘devrim mesajı’nı bir potada eritebilmeye çabalamışsa da açıkçası filmin en çok sırıtan yanı bu olmuş. Müzikler ile dramanın ve komedinin zorlanması da eksi puan olmakla beraber dozunu çok fazla aşmadığından bu noktayı geçiyoruz.

Filmde beni en çok yaralayan, etkileyen -ya da her ne derseniz artık- söz, kariyer peşinde olan ve bir tokat attığı için kocasından ayrılan modern iş kadını timsali en küçük kızının, Adviye Hanım’a, yani annesine söylediği ‘buna hakkın yok’ ifadesiydi.  Neymiş; annesi olarak çocuklarının kendisine bakmasını istemesine hakkı yokmuş. Herkesin kendi hayatı varmış. Annesi de huzurevine gidecekmiş. Maalesef toplumsal bir gerçeğe ışık tutması açısından içim acıyarak bu konunun altını çizmek durumundayım. Böyle bir mantık olabilir mi? Ne demek ‘buna hakkın yok’. Tam tersi, ‘bunu söylemesine gerek bile yok’. Elbette her çocuk anne-babasına ‘bakmak’ zorundadır. ’75 yaşında’ çocuk diye eleştirmeye kalktığın annen, sen yıllarca çocukken sana baktı. Ve hiçbir karşılık beklemeden. Sadece evladı olduğun için. Sen kalkmış ne diyorsun…

Bir saniye, daldım. Kariyer peşinde koşan modern kızı bir kenara bırakalım. Konumuz filmdi.

Son mevzuda da açıkça görüldüğü gibi gittikçe tükenen bir dünyadayız. Maddi olarak yok olmak değil, manen zayi olmak. Tüketerek yaşamaya çalışmak ve yaşamaya çalışarak tükenmek…

Bir de filmin bitişi klişe olmasaydı veya kamera hareketi daha yavaş olsaydı ya da ‘farklı’ bir şey olsaydı, böyle biteceğini önceden tahmin edemeseydik, film daha tatlı olacaktı ya, neyse.

Neticede, ‘paşam’ kısmını dışarıda bırakarak tavsiye edebileceğim bir aile filmi olarak Çınar Ağacı’na başarılar diliyorum.

Milli Gazete – 20.03.2011

Sade bir Press hali

Acı acı çalan zil… Acıtan, aslında sesin yüksekliği ya da çeşidi değil, beklentileriniz. Her an bir ‘acı’ bekliyorsunuz. Haberini değil, kendisini. Acı gelecek ve haberini siz yapacaksınız.

Böyle bir gazetecilik… Mümkün mü?

Press, bunu anlatıyor. Sedat Yılmaz’ın yazıp yönettiği filmde, gazetecilerin bu ülkede ne şartlarda çalıştığını göremeyeceksiniz. Çünkü memleketimde bu işin merkezi İstanbul ve Ankara’dır. 10 yıldır bu mesleği yapan biri olarak da Press’teki gazetecilik şartlarının bu merkezlerle kıyaslanmasının bile abes olacağını söyleyebilirim.

1990′ların ilk yarısında, bir avuç gazeteci Diyarbakır’da yaşanan insan hakları ihlallerini dünyaya duyurmaya çalışmaktadır. 18 yaşındaki Nazım her gün gazete bürosunu açar, ortalığı temizler, gazete dağıtımıyla uğraşır. Hafız, beş köylünün kaybolması olayını araştırırken bir çetenin izlerine rastlar. Gazete bir yandan teknik olanaksızlarla uğraşmakta, bir yandan da yaptığı cesur haberler yüzünden çeşitli engelleme girişimleriyle karşılaşmaktadır. Tehditlerin ve saldırıların artmasının ardından geceleri büroda kalıp nöbet tutmaya gönüllü olan Nazım, gündüzleri de gazeteciliği öğrenmeye çalışmaktadır. Gazetenin Diyarbakır’da bayilere dağıtılmasının da engellenmesi üzerine, gazete ekibinin okurlara ulaşmak işin yepyeni yöntemler bulması gerekecektir. Bulacaklardır. Ama hemen herşeye pratik çözümler bulmalarına rağmen, hayatlarını kurtarmak için bir yola rastlayamayacaklardır. ‘Kaçmak’ bir seçenek değildir. Hikayenin ana karakterlerinin bazıları birer kurşun ile öleceklerdir. Bazıları götürülecek ve haber alınamayacaktır. Nazım ise ‘ofisboy’ olarak başladığı işinde gazeteciliği öğrenecektir. İlk önemli işi de gazeteciliği öğrendiği abilerinden birinin kafasına sıkılmış halde yerde yatar halini fotoğraflamak olacaktır.

Film, Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır’da, 1990′lı yılların başında, türlü baskılara rağmen inatla çıkmaya devam etmesinin öyküsünü anlatıyor. Sadece gazete bürosundan olayları görüyorsunuz. Yönetmen, yalnızca gazetecilik açısından meseleyi ele almak istediği için böyle yaptığını söylüyor:

“Press’te yapmaya çalıştığımız şey hem olayları içeriden anlatmak, hem de onlara dışarıdan bir gözle bakabilmek.”

Röportajlarında, kendisini ‘devrimci’ olarak nitelendiren yönetmen, maksadını filme yansıtabilmiş diyebiliriz. Birkaç ‘halkı anlayalım’ söylemi dışında tamamen ‘devrimci’ güzellemesi olan filme ben de daha çok gazetecilik açısından baktım.

Görüşlerini benimsemeseniz de bir gazeteye böyle baskı uygulayamazsınız. Yasal olarak izni olan bir neşriyata -filmde anlatılanlar çerçevesinde- yapılanları haklı gösterecek bir şey yok. Zaten senaryo, derin yapılanma ve çetelere dikkat çekiyor. Doğrudan devleti suçlamak değil ama devlet içinde çöreklenen çetelere dikkat çekmek gibi bir gaye seziliyor. Örgütün (PKK) baskıları veya bölgedeki hakimiyeti ile ilgili de filmde hiçbir gönderme olmaması dikkat çekici.

Yönetmen Sedat Yılmaz’ın şu cümleleri manidar:

“2008′de bu filme başlarken, filmin yasaklanması ihtimali üzerine epey konuştuk kendi aramızda. Fakat 2008′den 2010′a geldiğimizde, memleketteki siyasi ve psikolojik atmosfer bambaşka bir hale geldi.”

Evet, Türkiye’de çok şey değişti ve değişiyor. Bu tür filmlerin yapılıyor olması bunun göstergesi. Bu minvalde değişimin devam etmesi de temennimiz.

Filmin diline gelecek olursak…

Yönetmen, “Filmi çekerken ölçütlerimden bir tanesi şuydu: Bu filmi babam ya da annem izlediğinde sıkılmasın” ifadeleriyle maksadını anlatıyor. Ancak bunu başarabildiğini söylemek zor. Zira hiç müzik kullanılmayan, kameranın büyük oranda hareket etmediği, ajite etmemek adına sadeliğin tercih edildiği bir filmde anne babamız da sıkılır, genç kardeşimiz de. Ben sıkıldığımı söyleyemeyeceğim. Öyle filmler izledim ki, bundan olsa gerek.

Filmin durağanlığını gidermek için bazı kamera hareketleri ve kurgu teknikleri kullanılmış. Mükemmel olduğunu söyleyemesek de işe yaramış diyebiliriz.

Yer yer didaktik diyaloglar kulağa çarpıyor:

“Bizi koruyacak olan silah değil.”

“Gerçeğe kurşun işlemez.”

Gerçi devrimci bir gazeteden bahsederken bunların duyulması da pek anormal sayılmaz.

Filmi izlerken İstanbul’daki gazetecilik şartlarını düşündüm. 2007′lerde bir ulusal gazetede çalışırken, arkadaşlarla aramızda ‘boş duracağına telefonla iki görüş al’ şeklinde bir ‘geyik’ hali vardı. Emin olun bu kadarını dahi yapmadan (telefon açmadan) gazetecilik yapanlar var. ‘Masabaşı’ gazetecilik dediğimiz olay bu.

Gerçi ‘tehdit’ her yerde tehdit ama Diyarbakır’da, 1990′lı yıllarda gazetecilik yapmak cesaret isteyen bir işti. Her görüşte gazeteci için bu geçerliydi. Bir yanda devlet ya da devleti temsil ettiğini söyleyen çeteler, diğer yanda ise örgüt. Bu şartlarda gazetecilik gerçekten cesaret işi. Bu konuya eğilmek ‘artık’ cesaret işi sayılmaz. Fakat gazetecilerin sorunlarına dikkat çekmesi açısında takdire şayan, Press. Kaldı ki, piyasadaki birçok ‘çok izlenen’ filme nazaran fazlasıyla kıymetli bir eser diyebilirim.

Milli Gazete – 13.03.2011

Herhangi bir yer Oscar’ı ile…

Hayat bazen ara verir. Siz, bir takım eylemlere ara verirsiniz. Lakin arayı veren siz değil, hayattır. Herhangi bir yerde olursunuz. Kimse bilmez. Siz de bilmezsiniz. Bilmediğiniz için bilinmez. Arayı veren hayatsa, hayatla aranıza girmiş şeyler vardır. Mesele uzundur, uzatmamak lazım. Uzatmaya da ara verelim.

Biraz geç olsa da Oscar ödüllerini ele almak lazım gelir. Haberlerden kumuş/görmüşsünüzdür. Uzun uzadıya hepsini yazmaya gerek yok.

Dikkatimi çeken birkaç noktayı irdelemek isterim. En iyi filmi alan ‘The King’s Speech’ (Zoraki Kral) hak etmedi dersek haksızlık ederiz. Ancak ilginç olarak diğer adayların hemen hepsi de ödülü alabilecek filmler. Elbette öyle oldukları için aday oluyorlar da Oscar’da her zaman adayları bu kadar benimsediğimi söyleyemem.

Inception (Başlangıç) teknik dallarda ödülleri topladı toplamasına da asıl özgün senaryo ve hatta en iyi film kategorilerinde ödül almamasına şaşırdım. Hoş, İngiliz filmleri konusunda Akademi’nin ne kadar hassas olduğu hep söylenir. Bunun bir örneği olarak 2011 ödüllerini gördük. Hepsi tamam da en iyi özgün senaryo ödülünü de  Zoraki Kral’ın alması garip. Gerçek bir hikayenin sinemaya aktarılmasının neresi özgün. Başlangıç ya da Black Swan (Siyah Kuğu) dururken bu ödülü nasıl olur da Zoraki Kral’a verirler, anlamak zor.

Oyuncu dallarındaki değerlendirme şaşırtmadı. Siyah Kuğu’daki oyunuyla Natalie Portman ödülü alamasaydı haksızlık olurdu gerçekten. Zira Portman, genelde kısır bir görüntü veren sinemasal zenginlik arasında harika bir performans ortaya koydu.

Bal’ın seçilemediği yabancı film kategorisinde Biutiful’un kazanması beklenirken ödül, Better World ile Danimarka’ya gitti. O filmi izlemediğimi itiraf edeyim. Biutiful’u izlemiş biri olarak ödülü alamamasına çok şaşırdığımı söyleyemeyeceğim.

Merak etmeyin, ‘biz ne zaman Oscar alırız’ muhabbetine girmeyeceğim. Öncelikli olan bizim nasıl sinema yapacağımız konusu. Oscar’ı almanız şart değil. Emin olun değil. Oscar’ın gerçekten bir kıstas olmadığını daha önce defaatle yazdım. ‘E sen niye irdeliyorsun o halde’ diyecek olursanız da ‘sektörün dünyadaki merkezi olduğu için’ cevabını vereceğimi tahmin edersiniz. Nasıl ki çok sık kötü film izlemek zorunda kalıyorsak (birçok defa bile bile), bu tür konulara da eğilmek zorundayız.

Aslına bakarsanız bu mesele de çok uzun. Hiç girmesek iyi olacak. Gelin ben size biraz gişeden bahsedeyim…

2011, oldukça bereketli başladı. İki ayda izleyici sayısı 10 milyonu aştı. Sezon olması açısından normal olmakla beraber, geçtiğimiz yıl aşılan 40 milyon barajının yeniden aşılabileceği ümidimiz korunuyor. Sinema sektörümüzün büyüdüğüne işaret olan bu durum genel olarak sevindirici. Özelde ise çok izlenen filmlerin komedi olması ve sanat olduğu konusunda ısrarcı olduğum sinema açısından bir katkı sağlamaması can yakan bir manzara.

Yok, buraya da takılmayacağım. Biraz gişeden bahsedip yazıyı bitireceğim.

2011 yılının ilk iki ayında vizyona giren film sayısı 41. Bunun yarısına yakını yerli yapım. Box Office Türkiye verilerine göre en çok izlenenlerin başını ise yine yerli filmler çekiyor.

İlk filminde beklenmeyen bir başarıya imza atan ve geciktirmeden serinin ikinci filmini çeken Ata Demirer’in Eyyvah Eyvah’ı var. Eyyvah Eyvah-2, sekiz haftada 3 milyon 863 bin 632 kişi tarafından izlendi. Bu yılın en çok izlenen filmi olmayı başardı diyebiliriz.

Listenin ikinci sırasında, serinin diğer filmlerine nazaran hayak kırıklığına yol açan ancak konusu itibariyle sinema tarihimizde ayrı bir yer edinen Kurtlar Vadisi-Filistin yer alıyor. Film, 5 haftada 1 milyon 932 bin 597 kişi tarafından izlendi.

Duygusal bir film olarak beklenmeyen şekilde başarı kazanan Aşk Tesadüfleri Sever, 4 haftada 1 milyon 828 bin 154 kişi tarafından izlenirken; uzun süre konuşulan ve yine konusu bakımından ayrı bir yer tutan Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi ise bir milyon sınırının altında kaldı. Film, 8 haftada 943 bin 451 kişi tarafından izlendi.

Oscar’da ödül alan filmler ise gişemizde aynı rağbeti görmedi. Zoraki Kral iki haftada 81 bin 12 kişi tarafından izlenirken, Siyah Kuğu bir haftada 77 bin 392 izleyiciyi sinemaya çekebilmiş. Biutiful, beş hafta sonunda 58 bin 452′lik bir gişe yapabildi. Üç hafta sonunda 27 bin 377 kişinin izlediği Dövüşçü ise Oscar’lı filmler arasında en az rağbet gören olarak dikkat çekiyor. Geçtiğimiz yıl Türkiye’de vizyon gören Başlangıç, Oscar’lı filmler arasında en çok sükse yapandı. Film, 21 haftada 1 milyon 100 bin 649 kişi tarafından izlendi.

Milli Gazete – 07.03.2011

Benim bildiğim aşk, bu filmi evire çevire döver

Sondan başlayalım…

- Amca size baba diyebilir miyim?

- Sezercik, sen misin?

- Rolün büyüğü küçüğü olmaz amca.

- Ne!

- Amca size baba diyebilir miyim?

- Valla ne biliyim, içinden geliyosa de bari.

Yok, böyle olmayacak. İyisi mi baştan alalım.

Biraz geriye gideceğim. Yüksekokuldayım. Ders için senaryo hazırlanması lazım. Bizim ekipten hazırlamayan Mustafa kalmıştı. Yazma-çizme işlerinde bana başvururlardı. Yardım ettim. Fahri’nin çok hoşuna gitmedi. Onun hoşuna gitmezse hocanın da hoşuna gitmeyecekti, kuvvetle muhtemel. Kadir gülmüştü, tam ona göreydi. Konu özetle şöyleydi: Bir gencin parmağına top çarpar, genç kör olur. Yağmur yağar, seller akar, bir şeyler daha olur, yine top çarpmasına benzer bir şekilde gencin gözleri açılır. Tahmin edeceğiniz üzere komediydi. Hoca, Mustafa’ya çok zorlanarak 50 vermişti. Sınıfta da ‘böyle senaryo mu olur’ demişti. Birkaç yıl sonra da aynen bu minvalde Ömerçip adında film yapılmıştı.

Yeşilçam filmlerinin konuları, replikleri ve filmlerin hemen her safhası espri malzemesi ola gelmiştir. Hikaye içindeki bağlantıların sağlanmasında en çok başvurulan yöntem ise ‘tesadüf’ idi. Bu tesadüfler o kadar abartılır ki, gerçek hayatta başımıza gelse bile -bir gerçeklik olarak karşımızda dururken- gülmekten kendimizi alamayız. Psikolojik bir etki işte.

Tebessüm için malzeme edilen bu nokta bugünlerde gişeyi sallayan bir aşk filminin ana teması. ‘Aşk Tesadüfleri Sever’ filmi iki haftada 1 milyon 242 bin 22 kişilik gişe yaptı. Bir aşk filmi için, hele hele sessiz sedasız gelen, kadrosuyla veya konusuyla sükse yapma durumu olmayan film neden bu kadar izlendi diye çok merak ettim. Gittim, izledim. Anladım.

Ne kadar kötü olursa olsun, ben de yanaklarımı ıslatmaya hazır bir halde gitmiştim. Bizim izlediğimiz seanstan önce filmden çıkanlar gözyaşlarını silince ümitlenmiştim. Gözpınarlarımın tesisatında bir zamandır sorun olduğundan mütevellit, filmin bir yerlerinde mutlaka elmacık kemiğimin üzerindeki deri parçasının ıslanacağını tahmin ediyordum. Olmadı. Gözyaşını bırakın bir kenara bazı yerlerde gülmemek için kendimi zor tuttum. Tamam itiraf ediyorum, güldüm.

Filmin resmi internet sitesinde de slogan olarak konan cümleden anlayacağınız üzere (Bazen ilk görüşte bilirsin, o senin kaderindir. Bazen bir ömür ararsın, bulamazsın) bu bildiğiniz duygusal drama. Ya, iyi de; filmin adına ‘tesadüf’ kelimesini koymak saçmalığa müsamaha göstermemiz manasına gelmez. Gerçekten iyi bir yönetmen (Ömer Faruk Sorak), sürprizlere açık kurgu güzellikleri, Ozan Çolakoğlu’nun müzikleri, Müslüm Gürses ve Şebnem Ferah’ın sesi, ‘esas kız’ı oynayan Belçim Bilgin’in (Yılmaz Erdoğan’ın eşi oluyor) dışında oyuncu kadrosunun yerinde olması, vs… Kurtarmıyor. Tesadüf adını verdiğiniz saçma sapan senaryo ile duygusal drama yapma iddianız gişeden başka yerde işe yaramaz. Evet, bu konuda başarılı olacağınız aşikar. Doğrudan gişeye oynayan bir yapım.

Basalım müziği, verelim dramayı, bol tesadüf (sürpriz diyemiyorum), kavuşamasınlar ya da kavuşsunlar (fark etmiyor), birinin hasta olması lazım, başladığı yerde bitsin bir şeyler, ne de olsa aşk diyoruz, yediririz…

Allah aşkına yapmayın. Bu tesadüfler zincirine senaryo demek, gerçekten senaryo yazanlara haksızlık olur. Hayır, öyle tesadüfler olur ki, şaşar kalırsınız. Bu filmde öyle bir şey de yok. Bütün tesadüfler ezberimizde zaten. Basit diyaloglar da cabası.

Post-modern bir Yeşilçam işi izliyoruz diye düşündüm bir ara. Ama yok. Böyle bir ifade Yeşilçam filmlerinin doğallığına ve ‘özgünlüğüne’ hakaret olur. Çünkü o filmler -ne kadar ‘kötü’, ‘basit’, ‘didaktik’ şeklinde nitelendirilse de- özgündü. Aşk Tesadüfleri Sever’in özgün olan bir yanı yok. Teknik olarak elbette 40 yıl önceki ‘ağabeylerinden’ daha ilerideydi.

Bir itirafta daha bulunayım. Filme gitmeden önce ‘tesadüf’ ile ‘tevafuk’ kavramlarına eğilmeyi ve bu felsefi noktadan yola çıkarak bir yazı kaleme almayı düşlemiştim. Filmden çıkınca kendime güldüm. Üzüldüm de.

Sonra, başroldeki kızın sevgilisini ‘aldatması’na ‘kalbini dinle’ sloganı ile kılıf uydurulmasına dair de bir şeyler yazacaktım. Vazgeçtim.

İyisi mi, bu yazıyı, -filme yaraşır bir şekilde- tesadüfen oluşan bir diyalog ile bitirelim.

- Amca size baba diyebilir miyim?

- Ne babası evladım, sen niye hâlâ burdasın?

- Amca ben seni çok sevdim.

- Bak Allah’ın işine.

- Amca size baba diyebilir miyim?

- O soruyu geçmedik mi, velet?

- Niye kızıyosun ki, amca?

- Yavrum buralar sana göre değil.

- Ama benim gidecek bi yerim yok ki, amca.

- Ohoo… Sen iyice dramaya bağladın. Hadi canım, hadi.

- Amca size baba diy…

- Lan git. Bi tesadüf bul kendine. Gir senaryoya, kurtar kendini.

- Ama benim hiç senaryom olmadı ki, amca.

- Senin kadar rolünü yaşayanını görmedim.

- Efendim amca?

- Valla ben o filmi unuttum, ne demem lazımdı benim sana? Hah, buldum. YAVRUM, BEN ZATEN SENİN BABANIM.

- Bana annemi tekrar anlatır mısın babacığım?

- Ne?

- Senin annen bir melekti yavrum.

- Yavrum mu?

- Bu resimdeki amca kim anne?

- Hıg!

- Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı.

- Gıg!

- Kızımın peşini bırakmak için ne kadar istiyorsun?

- Lan bacaksız…

- Çok küstahsınız kuzum.

- Hı!

- Anneciğim, ben bu amcayı çok sevdim.

- Aha!

- N’olur gerçeği söyleyin doktor, yaşayacak mıyım?

- Hayırlısı.

Milli Gazete – 20.02.2011