Derviş Zaim, üçlemesini tamamlayan yönetmenler sınıfına girdi. Cenneti Beklerken (minyatür) ve Nokta (hat) ile başladığı ‘geleneksel Türk sanatları’ üçlemesinin son halkası olarak Gölgeler ve Suretler (gölge) vizyona girdi. İlk iki filmin de kendi açılarından teknik ve sanatsal olarak ciddi artıları vardı. Cenneti Beklerken’de reel görüntülerden minyatürlere geçişler ve minyatürlerin hareketlendirilmesi ile oluşturulan dil, harika müziklerle de desteklenince güzel bir eser ortaya çıkmıştı. Nokta ise özellikle teknik olarak sıra dışı bir yere sahip. Tek plan çekilen belki de tek uzun metraj yerli yapım. Hat sanatının manasını vurgulamak açısından uçsuz bucaksız beyazlığı ile Tuz Gölü’nün tercih edilmesi de görsel güzelliğe destek olunca, Nokta, Cenneti Beklerken’in açtığı yolda güzel bir artı puan olmuştu.
Ve geldik üçlemenin son halkasına.
Açıkçası, gölgelerle ilgili (hatta sadece gölgelerden oluşan) bir film projesi olan şahsım, Gölgeler ve Suretler’den ilk haberdar olduğumda hem hayıflanmış (yine benden önce yapıyorlar diye) hem de heyecanlanmıştım. İlk iki filmin üzerine gölge ile nasıl bir güzellik ortaya çıkacak diye uzun süre bekledim. Fragmanlarını izlediğimde içime bir kurt düşmüştü ama fragmandan film okuması yapacak denli ilerleme kaydedemediğim için filmi izleyene kadar önyargı edinmeme adına çok direndim.
Netice ne mi oldu? İsterseniz filmi okumaya başlayalım ve sonunda bunu söyleyeyim.
Filmin girişindeki -Kıbrıs sorununun tarihi sürecinin anlatan- yazılarda tashihler olması hiç de iyi bir puan değildi. Daha girişte canım sıkıldı. Öyle hastalıklıyımdır, zira. Takarım. Sonra, TRT’den destek alınarak (veya işbirliği ile) çekilmiş olmasının bir sebebi vardır mutlaka deyip, geçiyorum.
Gölgeler ve Suretler, 1963′te Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar arasında başlayan olaylar sırasında bir Karagöz kuklacısı olan babasından ayrı düşen genç bir kızın geçirdiği olgunlaşma sürecini anlatıyor. Yıkılıp yanan köylerden, daha güvenli olan şehre kaçış macerası esnasında yaşananlar, Kıbrıs’ın hikâyesine ışık tutuyor. Hikâyenin fonunu ise Kıbrıs’ın Karpaz bölgesi ve Büyükkonuk Köyü’nün doğası, tepeleri ve deniz oluşturuyor. Hiç istemediği halde kendini ve ailesini şiddet dolu bir ortamda bulan bir adam suça bulaşmamak için neleri göze alabilir? Acaba şiddetin egemen olduğu bir dünyada, masumiyeti korumanın ve insan kalmanın yolları nelerdir? Gerçek olaylardan esinlenen film, bu sorulara yanıt arıyor.
Filmi tanıtan bu metinde yazılanların tamamı doğru. Filmde gerçekten bu soruları hissediyorsunuz. ‘Bir soru nasıl hissedilebilir’ derseniz, ‘işte bu yüzden sinema’ derim, biliyorsunuz.
Akşamdan sabaha değişen duvar yazıları, küçük bir köyde dahi o dönemdeki durumun vahametini gösteriyor. Yıllardır birlikte yaşayan insanlar bir gün düşman oluveriyor. O güne kadar herkesin içinde saklanan ‘kötü’, bazı ‘kutsal’ amaçlar uğruna ayyuka çıkıveriyor. Birkaç gün önce aynı masada kağıt oynayanlar, çok geçmeden birbirine silah doğrultuyor. Dahası kan dökülüyor.
Gerçekten anlamak zor. Aslında kolay ama zor. Teorik olarak kime sorarsanız sorun cevap aynı olacaktır. Bir Allah’ın kulu da çıkıp ‘medeni olmayan’ bir cevap vermez. Mesele uygulamaya gelinceyse, içinde uyuttuğu/büyüttüğü canavarı doğurur, insan. Değerlendirmemiz, filmde anlatılanlar bağlamında. Yoksa, ‘hiçbir şart altında insan silaha sarılmaz, kutsallık diye bir şey yoktur’ demekte değilim. Gölgeler ve Suretler’in çizdiği tabloyu okumaya çalışıyoruz.
‘Denge’den bahsediyor, film. Daha doğrusu karagöz oynatıcısı. İnsanın içindeki iyi ile kötünün dengesi… Böyle bir şey mümkün mü? Derviş Zaim’e göre değil. Televizyonda bir söyleşisinde bu meseleye getirdiği izahatı dinlemiştim. Doğru bir yaklaşımdı. İyi ile kötünün dengesi söz konusu olamaz. En azından telkin edilen bu olmamalı. Böyle bir denge belki de tamamen iyi olunması gerekliliği telkininden daha ütopiktir. Hayat tekdüze, yaşanmışlıklar sıradan, insanlar her yerde ve her zaman aynı değil ki denge dediğiniz mesele mevcut olabilsin.
İnsan her an her şeyle karşılaşabilir. Bu bakımdan ‘denge gözeten’ değil, ‘her şart altında içindeki iyi ile işbirliği halinde olan’ olunmalıdır.
Zaim’in filmde de anlattığı üzere tüm bu manzara eşliğinde şu söylenebilir ki; hepimiz iyiyiz ve bu yüzden hepimiz kötüyüz. İyi olduğumuz kadar kötüyüz, içimizde. İradenizi ne yönde kullanırsanız, içinizden doğacak olan ‘haliniz’ de ona göre şekil alacaktır. Gölge oyunu ve gölge bu minvalde bir metaforik manayı işliyor, filmde.
Derviş Zaim’in oyunculuğu fena değil. Hatta kendi oyuncu kadrosundaki bazılarından daha doğal oynamış. Hazır oyunculuğa girmişken buradan devam edelim. İyi bir oyuncu kadrosu bulunmasına rağmen, oyunculuklar sıkıntılı geldi, bana. Sahne başları ve sonlarındaki beden dili oyunları fazla tiyatral, filmin temposuna ve daha da önemlisi ‘sinema’nın ruhuna tazyik yapan bir manzara ortaya koyuyor.
Son karelerden fotolara geçiş, Cenneti Beklerken’i hatırlatsa da o filmde kullanılan minyatür sanatının muhteşem müzikleriyle birleşmesi ayrı bir tat vermişti. Bu filmdeki geçişler ise yeni olmayan bir görsel efekt olarak çok fazla şey ifade etmiyor.
Ancak asıl olarak senaryo örgüsünde zayıflık, tepkileri ortaya çıkaran sebeplerde inandırıcılık sorunu var. Senaryodan kaynaklandığını düşündüğüm bazı sorunlar sebebiyle film hayal kırıklığına yol açtı, bende. Filmin genelinde ‘özellikle kurgulanmışlık’ hali ağır basıyor. Filme kendini veremiyor, insan. Cenneti Beklerken’den sonra Nokta gelsin ve peşine de böyle bir film. Açıkçası Derviş Zaim’e teessüf ediyorum. Ve sonuç; hayal kırıklığı.
İnsan, yaşayarak öğrenir; hayat, yaşayarak ölür
Vizyondaki diğer bir yerli film de Çınar Ağacı…
Handan İpekçi’nin yeni filmi, yaşlanmış olan bir emekli öğretmenin ailesiyle ilişkilerinden modern zaman ve insanın hayata bakışı değerlendirmesini kapsıyor.
Dört çocuk, torunlar, iki ayda bir evden eve taşınan çiçekler, plaklar, bir sandık ve gramafon. Ve iki ayda bir buluşulan Çınar Ağacı! Emekli öğretmen Adviye Hanım’ın biraz muzip, biraz huysuz kişiliği çocuklarına hayatı zorlaştırıyor görünse de torunu Barış’ın hayatındaki en anlamlı şey “anneannesi”dir. Bir tek Barış, anneanneye kavuşulacak Çınar Ağacı buluşmalarını ve sıranın onların evine gelmesini iple çekmektedir!
Sinemasal olarak yeni bir şey vermeden, standartlara bağlı kalarak, bazen klişelere kaçarak genel olarak güzel bir iş ortaya koymuş, İpekçi. Belki film çok daha fazla hoşuma gidecekti de, ‘Paşam’ın resminin filmdeki en mühim metafor olması bütün büyüyü bozdu. Muhalif kimliği ile bildiğimiz Handan İpekçi’nin filminin başrol oyuncusu film boyunca ‘paşa’sı ile muhabbet halinde. Güzel güzel göndermeler yapılıyor. Onun gölgesinde ve elbet izinde gidiyoruz. Aslında izinde gitmiyoruz. Filmdeki karakterler en azından öyle değil. Zira öyle olsaydı Adviye Hanım evlatlarıyla o tür sorunlar yaşamazdı. Neyse, diyelim ve ‘paşam’ı bir kenara bırakıp filme dönelim.
“Ağaca balta vurmuşlar, sapı bedenimden demiş.”
Adviye Hanım’ın başına gelenleri en güzel özetleyen atasözünü yine kendisinden duyuyorsunuz. Kuşak çatışması ama daha çok insanlığımızın muhafazası konusunda dramatik bir eser, Çınar Ağacı. Özellikle anneanne ile torun sayesinde sık sık tebessüm ettiğiniz hatta kahkaha attığınız oluyor. Fakat filmdeki en baskın duygu ‘pişmanlık’. Bütün iç hikâyeler, pişmanlıkla yola girilen genel hikayenin sonucuna hazırlığı oluşturuyor. Özellikle tüketim toplumunun, modern zaman değerleriyle insanı ne hale getirdiğine güzel bir örnek olarak filmi izlemenizi tavsiye ederim.
Her ne kadar Handan İpekçi ‘paşam’ ile ‘devrim mesajı’nı bir potada eritebilmeye çabalamışsa da açıkçası filmin en çok sırıtan yanı bu olmuş. Müzikler ile dramanın ve komedinin zorlanması da eksi puan olmakla beraber dozunu çok fazla aşmadığından bu noktayı geçiyoruz.
Filmde beni en çok yaralayan, etkileyen -ya da her ne derseniz artık- söz, kariyer peşinde olan ve bir tokat attığı için kocasından ayrılan modern iş kadını timsali en küçük kızının, Adviye Hanım’a, yani annesine söylediği ‘buna hakkın yok’ ifadesiydi. Neymiş; annesi olarak çocuklarının kendisine bakmasını istemesine hakkı yokmuş. Herkesin kendi hayatı varmış. Annesi de huzurevine gidecekmiş. Maalesef toplumsal bir gerçeğe ışık tutması açısından içim acıyarak bu konunun altını çizmek durumundayım. Böyle bir mantık olabilir mi? Ne demek ‘buna hakkın yok’. Tam tersi, ‘bunu söylemesine gerek bile yok’. Elbette her çocuk anne-babasına ‘bakmak’ zorundadır. ’75 yaşında’ çocuk diye eleştirmeye kalktığın annen, sen yıllarca çocukken sana baktı. Ve hiçbir karşılık beklemeden. Sadece evladı olduğun için. Sen kalkmış ne diyorsun…
Bir saniye, daldım. Kariyer peşinde koşan modern kızı bir kenara bırakalım. Konumuz filmdi.
Son mevzuda da açıkça görüldüğü gibi gittikçe tükenen bir dünyadayız. Maddi olarak yok olmak değil, manen zayi olmak. Tüketerek yaşamaya çalışmak ve yaşamaya çalışarak tükenmek…
Bir de filmin bitişi klişe olmasaydı veya kamera hareketi daha yavaş olsaydı ya da ‘farklı’ bir şey olsaydı, böyle biteceğini önceden tahmin edemeseydik, film daha tatlı olacaktı ya, neyse.
Neticede, ‘paşam’ kısmını dışarıda bırakarak tavsiye edebileceğim bir aile filmi olarak Çınar Ağacı’na başarılar diliyorum.
Milli Gazete – 20.03.2011